Peygamberimizin en büyük mucizelerinden olan İsra ve Miraç

0

Mi’rac ve İsra Kelimeleri

Mi’rac; mif’al vezninde bir kelime. Arapça’da kelime şekli, kalıbı olarak ism-i alettir. Mesela, feteha fiilinden miftah dediğimiz zaman, fetih işini yapma aleti, anahtar anlamına gelir. Feteha’dan miftah gibi, yükselmek manasına gelen arace fiilinden de Mi’rac; yükselmeyi sağlayan araç, alet manasına geliyor, ism-i alet olmuş oluyor. Peygamber  Efendimiz (s.a.v) bu mübarek olayda manevi, nurani, şahane güzellikteki bir araç ile yedi kat göklere, Sidretü’l Münteha’ya çıktı, ulaştı. Onun için Mi’rac gecesi deniliyor. Bunun bir de evveli var: Mi’rac, Kudüs’te Beytü’l-Makdis’te oldu. Peygamber  Efendimiz  (s.a.v) Mekke’deydi. Olayın Mekke-i
Mükerreme’den Kudüs-ü Şerif’e kadar olan kısmı var. Bu kısma da İsra denilir. İsra da if’al babından masdardır. Arapça’da esrayüsri-israen; geceleyin seyahat etmek, gece seyahati yapmak manasına geliyor.
Peygamber  Efendimiz’in (s.a.v), bu şerefler bahşeden güzel, mübarek, kudsi hadisesi yatsı namazı ile sabah namazı arasında vuku buldu, geceleyin oldu. Geceleyin Mekke-i Mükerreme’den Kudüs-ü Şerif’e kadar gitti.

Kudüs-ü Şerif’ten yedi kat gökleri seyran eyledi. Sidretü’l-Münteha’ya ve daha ötesine, maverasına seyahat eyledi. Cennet ve cehennemi Cenab-ı Mevla ona hal-i hayatında görmeyi nasip ve müyesser eyledi. Gece yolculuğu kısmı da olduğundan, İsra ve Mi’rac hadisesi olarak iki bölümlü zikredilmesi, İsra ve Mi’rac mucizesi diye söylenmesi lazım! Kur’an-ı Kerim’in 15. cüzünde Sureti’l-İsra, İsra Suresi var. Çünkü birinci ayet-i kerimesi İsra olayından, geceleyin Mekke’den Kudüs’e gitme olayından bahsediyor. Kur’an-ı Kerim’in açıkça bahsetmiş olduğu bir olay! Tüm müminlerin kesinlikle, ayanen, açıkça, hiç şeksiz şüphesiz inandıkları açık bir olay! Tereddüde mahal olmayacak bir olay! Mübarek metnini okuyalım, mealini, açıklamasını sunalım!
Bi’smi’llahi’r-rahmani’r-rahim:

سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرٰى بِعَبْدِهِ لَيًْلا مِنْ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِ لَى الْمَسْجِدِ
اْلَْقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا، إِ نَّه هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ
)االسراء:١)

(Sübhàne’llezi esra bi-abdihi leylen mine’l-mescidi’l-harami ile’l-mescidi’l-aksa’llezi barekna havlehu li-nüriyehu min ayatina, innehu hüve’s-semiu’l-basir.) (İsra, 17/1) Sadaka’llàhü’l-azim.

Şimdi kelimelerini açıklayalım:
(Sübhàne’llezi esra bi-abdihi) “Kulunu geceleyin seyahat ettiren, bir mekandan bir mekana sevk eyleyen, Cenab-ı Rabbü’lİzzet’in, alemlerin Rabbinin şanı ne kadar yücedir, ne kadar hayret edilecek bir şana sahiptir. Her türlü noksandan ne kadar münezzehtir!” manasına tesbih ifadesiyle başlıyor.

(Ellezi) ile başlayan da Cenab-ı Hakk’ın sıla cümlesi oluyor: “O zat ki, kuluna şunları şunları lütfeyledi, onun şanı ne yücedir!” Cümlenin ana yapısı bu! (Sübhàn) kelimesi de mef’ul-ü mutlak olarak üstünlüdür,
Sübhàne diye okunuyor. Aslında bir gizli fiil vardır: Üsebbihu… (Sübhàna’llàh) dediği zaman “Ben Cenab-ı Hakk’ın şanını takdis ederim, her türlü noksandan münezzeh olduğunu ifade ederim!” demiş oluyor.
Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de kendisi vahyederek, (Sübhàne’llezi) deyince; “Ben Azimü’ş-şanın her türlü noksandan münezzeh olduğumu kullar bilsin diye ifade ediyorum.” manası olmuş oluyor.

(Ellezi esra bi-abdihi leylen) “O Allah ki, alemlerin Rabbi ki kulunu geceleyin seyahat ettirdi, sevk etti.” Geceyi, “Yatsı namazı ile sabah namazı arasında” diye de demin ifade ettim. (Mine’l-mescidi’l-haram) “Mescid-i Haram’dan…” Ortasında Kabe-i Müşerrefe’nin olduğu mübarek mescid, Mescid-i Haram… Kabe, biliyorsunuz aşağı yukarı, eni, boyu, yüksekliği küsuratı ile 12 metreye yakın bir bina… Siyah, koyu renkli, koyu gri, siyaha yakın taştan yapılmış bir bina… Kapısı altından; insanın elini kaldırdığı zaman eşiğine ulaşabildiği yükseklikte… Kabe-i Müşerrefe veya Beytu’llah, (Allah’ın mübarek ibadethanesi, evi) dediğimiz bina böyle… Etrafında Kabe’ye doğru dönülerek namaz kılınan mescidin adı el-Mescidü’l-Haram…
Saygı ile, hürmet ile içinde ibadet edilecek mescid demek. (Mine’l-mescidi’l-haram) “Cenab-ı Hak Peygamber Efendimiz’i Mekke-i Mükerreme’deki Mescid-i Haram’dan geceleyin sevk etti.” Bu ayet-i kerimede de Peygamber Efendimiz abdihi diye anlatılıyor. Peygamber Efendimiz’in en şerefli sıfatlarından birisi de Abdullah olmasıdır. Abdullah’tır, Allah’ın kuludur. Onu kendisi çok kuvvetli bir şekilde vurgulayarak söylemiştir.

Bu ayet-i kerime, “Bir gecede kulunu Mekke-i Mükerreme’den Kudüs-ü Şerif’e götüren Allah-u Teàla Hazretleri her türlü noksandan münezzehtir. Ey kullar bunu bilin!” manasına…

İsra ve Miraç mucizesi nedir? İsra ve Miraç olayı ne zaman, nerede ve nasıl gerçekleşmiştir?

Hicretten bir buçuk sene evvel ve Receb ayının 27. gecesinde İsra hadisesiyle Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya götürülen Peygamber Efendimiz’e, buradan semavata uruc etme, yani Miraç şerefi bahşolundu. Gerçekten, Mescid-i Aksa’ya varan Hz. Peygamber buradan Cebrail’in (a.s.) rehberliğinde “Sidretü’l-Münteha”ya kadar çıktı.

Müslim’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:

“Resulullah’a (Miraç’ta) üç şey verildi: Beş vakit namaz, Bakara Suresi’nin sonu ve ümmetinden şirke düşmeyenlere büyük günahlarının affedildiği haberi…” (Müslim, iman, 279)

Ayet-i kerimede, bu kudsi yolculuk şöyle ifade edilmektedir:

“Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.” (el-İsra, 1)

Diğer bir ayet-i kerime de, bu ilahi yolculuktaki hikmetli tecellileri şöyle ifade etmektedir:

“O dem ki Sidre’yi bir feyiz sarıyor, sardıkça sarıyordu. Peygamberin gözü kaymadı, şaşmadı, sınırı aşmadı da. Vallahi gördü, hem de Rabbinin ayetlerinden en büyüğünü gördü.” (en-Necm, 16-18)

MİRAÇ MUCİZESİ

Miraç vak’ası, bütün ihtişamı ile tefekkür edildiğinde açıkça anlaşılır ki, gecenin bir anında cereyan eden bu ilahi tecelli, Resulullah Efendimiz’in, Allah Azze ve celle nin sonsuz kudretinin azametini müşahede etmesi için tertip edilmiş bir “Habib ile Mahbub” mülakatıdır. Bu ilahi davet ve kabulün derin hikmetleri, müstesna incelik ve güzellikleri, aklın hudutları ve beşer mantığının sınırları dahilinde layıkıyla kavranmaktan münezzehtir. Bu cihetle bu muhteşem yolculuğun deruni hikmetleri, bildirilen mahdud bilgilerin dışında Habib ile Mahbub arasında bir sır olarak kalmıştır.

Sidre’yi sarıp kaplayanın, melekler veya Allah’ın nuru olduğu rivayetleri de bulunmaktadır.

Ayet-i kerimedeki bu ifadeler:

“Hazret-i Peygamber Rabbine o kadar yönelmişti ki gök melekutunda temaşa ettiği sayısız güzellikler, onu meşgul etmedi.” şeklinde tefsir edilmektedir.

Paylaş

Yorumlar