Peygamber Efendimizin Ramazan Hayatı

0

Efendimizin Ramazan Hayatı

Allah Resulü (s.a.v)  ramazan ayını hasretle beklerdi. Üç aylara kavuşunca sevinir; Receb ayında -her zamankinden çok- oruç tutardı ve Şa’ban ayının ise tamamına yakınını oruçla geçirir ve:

“Ramazan ayına hürmeten şaban ayında oruç tutmak daha faziletlidir.” buyururdu. Ancak ramazanı karşılamak amacıyla bir iki gün öncesinden oruç tutmayı doğru bulmazdı. Yolunu gözlediği sevgiliye, ramazana ayına kavuşunca, vuslatın verdiği haz ve neşeyle mübarek ayın feyzini coşkuyla anlatırdı. Şöyle buyururdu:

“Ramazan gelince, cennet kapıları ardına kadar açılır; cehennem kapıları kapanır; şeytanlar zararsız hale getirilir.”

“Cennetin sekiz kapısı vardır. Bunlardan birinin adı Reyyan’dır. O kapıdan sadece oruçlular girecektir. Oruçluların sonuncusu da içeri girince Reyyan Kapısı kapanacak. Bu kapıdan girenlere bir içki ikram edilecek; onu içen bir daha susuzluk çekmeyecek.”

Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bu cihana bedel müjdeleri, orucun ihlas ve samimiyetle tutulması için söylerdi. Yüce Allah’ın yüce katına sunulacak bu kıymetli ibadetin, yüz ağartacak mükemmellikte olmasını isterdi.

Sahur Vakti, Seher Vakti

Peygamber Sahur vaktine ayrı bir değer verirdi:

“Aman sahura kalkmayı ihmal etmeyin; zira sahur yemeği mübarek bir gıdadır” derdi. Nitekim Mescid-i Nebevi’nin sofasında yatıp kalkan fakir sahabilerden ve İslam’a ilk giren bahtiyarlardan biri olan İrbaz ibni Sariye’yi bir gece sahura çağırırken:

– “Mübarek gıdaya buyur!” demişti.

Bir başka zaman sahur yapmanın önemini şöyle anlatmıştı:

“Sahur yemeği bereketlidir. Yemezlik etmeyin. Bir yudum suyla bile olsa sahur yapın. Zira Allah Teala ve melekleri sahur yapanlara rahmet yağdırır.”

Cihan Güneşi Efendimizin sahura neden bu kadar değer verdiği gayet açıktır. Zira sahur vakti, seher vaktidir. İlahi rahmet ve bereketin sağanak sağanak yağdığı zamandır. Allah’a gönül verenlerin ibadet, dua ve zikirleriyle gergef gergef işlediği mübarek bir zaman dilimidir.

Müminler hiç değilse mübarek ramazan ayı boyunca bu kıymetli vakti değerlendirmeye çalışmalıdır. Gönül derinliklerinden kaynayıp gelen bir coşkuyla Cenab-ı Hakk’a niyaz edenler gibi boyun büküp arz-ı hal etmelidir; zira bu feyizli zamanda uyanık olmanın büyük bir manası vardır. Sahura kalkan mü’minler o mütevazi boyun büküşleriyle sanki şöyle derler:

“Rabbim! Çok şükür ben de seni bilen, seni seven, sana gönül verenlerden biriyim. Sana olan bağlılığımı arz etmek için uykumu bölüp kalktım. Yarın senin rızan için oruç tutacağım. Ne olur benden hoşnut ol, Allah’ım!”

Peygamberimizin İftar Zamanı

Yüce Mevlamız, kulunun kendine bağlılığını ve saygısını görmekten memnun olur. İftar vakti bu bağlılığın ve saygının en iyi gösterildiği bir zamandır. Bu sebeple  Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v) iftar vaktini titizlikle takip ederdi. İftar vakti girince “Rabbim, ben akşama kadar senin emrine uyarak aç kaldım. Şimdi de senin buyruğunu tutarak hemen orucumu bozuyorum.” dercesine süratle orucunu bozardı. İftar vakti girer girmez oruç bozmanın gerekli oluşuna, bir çocuk safiyetiyle oruç bozma telaşına girmenin Allah Azze ve celle’yi memnun edeceğine işaret buyurur ve bunu, dini hayatı canlı tutmanın bir belirtisi kabul ederdi. İftarı geç yapmanın bir nevi kayıtsızlık ve gevşeklik olduğuna işaret ederek şöyle buyururdu:

– “Bir an önce iftar etmek için gayret gösterdikleri müddetçe, ümmetim hayır ve bereketten ayrılmamış olur.”

Efendimizin sözünü ettiği bu hayır ve bereketin insanı ilahi muhabbete erdirecek kadar geniş kapsamlı olduğunu bir hadis-i kutsiden öğrenmekteyiz. Cenab-ı zü’l-Celal buyuruyor ki:

– “Kullarım içinde en çok sevdiklerim, bir an önce iftar etmek için gayret gösterenlerdir.”

Demek oluyor ki, Yüce Allah’ın eşsiz sevgisine nail olmanın yolu, Hz. Peygamber’e uymak ve O’nun yaptıklarını yapmaktır. Bunun böyle olduğunu zaten Kur’an-ı Kerim açıkça söylemiyor mu?

“Ey Muhammed! De ki:

Eğer siz Allah’ı gerçekten seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.”

Resulullah Efendimize tutunmadan, onu sevmeden ilahi muhabbete ermenin mümkün olmayacağını şair ne güzel söylemiş:

Muhabbetten Muhammed oldu hasıl

Muhammedsiz muhabbetten ne hasıl?

İftar sırasında yapılan duanın kabul edileceğini söyleyen Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) , iftara başlamadan önce dua ederdi. Dualarından biri şöyleydi:

“Allah’ım! Senin rızan için oruç tuttum. Senin verdiğin rızıkla orucumu açıyorum.” Sonra da varsa hurma ile yoksa su ile orucunu açar ve böyle yapılmasını tavsiye buyururdu.

Rabbim Bana Yedirir

Resul-i Ekrem Efendimiz, oruç tutmaktan öylesine derin bir haz duyardı ki, bu hazzı devam ettirmek ve açlığın verdiği manevi derinliği sürdürmek için birkaç gün aralıksız oruç tuttuğu olurdu. Ramazan ayının gecesini, gündüzünü hep ibadetle geçirmek isterdi. Onun bu haline imrenen sahabileri, savm-ı visal denen bu orucu tutmaya kalkınca, Efendimiz onlara engel oldu.

– Kendin tutuyorsun da bize neden izin vermiyorsun? dediklerinde de:

– “Ben sizin gibi değilim. Rabbim bana yedirir, içirir” buyururdu.

Sevgili Peygamber’ine Allah Azze ve celle’nin  ne yedirip içirdiğini bilemiyoruz. Bu maddi bir gıda mıydı; yoksa Cenab-ı Bari’ye yakın olmanın verdiği manevi bir doyum hali miydi, anlayamıyoruz. Ama şundan eminiz ki, Sevgili Peygamberimiz, ümmetine duyduğu aşırı muhabbet sebebiyle, açlığa dayanamayıp zayıf düşerler; belki bir müddet sonra usanıp vazgeçerler; dolayısıyla diğer ibadetleri gerektiği şekilde yapamazlar düşüncesiyle, aralıksız iki gün oruç tutmaya izin vermemişti.

Teravih

Ramazanla birlikte Resul-i Ekrem Efendimizin (s.a.v) nafile namazlarında da bir artış görülürdü. Bunun en belirgin olanı, şüphesiz teravih namazıydı.

O saadet devrinde bir ramazan akşamıydı. Ramazan ayının çıkmasına da yedi gün kalmıştı. O güne kadar Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v), yatsı namazını kıldırdıktan sonra evine çekilirdi. Fakat o gece ilk defa teravih namazı kıldırdı. Teravih, gecenin üçte biri geçene kadar devam etti. Ertesi gün ağızdan ağza Peygamber Efendimizin teravih namazı kıldırdığı haberi yayıldı. Ama o akşam teravih namazı kıldırmadı. Bir sonraki gün yine bir teravih namazı kıldırdı. Namaz gece yarısına kadar devam etti. Bir sonraki gün yine kıldırmadı. Nihayet ramazanın çıkmasına üç gün kala, bütün gece devam eden bir teravih daha kıldırdı. Fakat teravih namazının farz olabileceğini düşünerek bir daha da kıldırmadı. Herkesin evinde kılmasını tavsiye buyurdu. Teravih namazlarının, camide cemaatle kılınması adeti Hz. Ömer devrinde başlamıştır.

Kur’an Tilaveti

Bu, ibadet, dua ve zikir ayında Efendimiz Kur’an-ı Kerim’i daha çok okurdu. Zaten Cebrail (as) ramazan ayı boyunca her gece Fahr-i Cihan Efendimizin yanına gelir, karşılıklı olarak birbirlerine Kur’an okurlar ve böylece o güne kadar gelen ayetleri bir daha gözden geçirmek suretiyle kontrol ederlerdi. Her yıl bir defa yapılan bu karşılaştırma olayı, Habib-i Ekrem’in son ramazanında iki defa yapılmıştı.

Ramazan boyunca Kur’an-ı Kerim okumanın manevi dünyamıza bambaşka bir zenginlik getireceğine dikkatimizi çeken Gönüller Sultanı Efendimiz buyururlar ki:

“Ramazan’da tutulan oruç ile okunan Kur’an-ı Kerim insana şefaat ederler. Oruç der ki:

– Rabbim! Ben bu kulunu bütün bir gün yemekten, maddi isteklerden alıkoydum. Bu kulun hakkında şefaatimi kabul eyle! Okunan Kur’an-ı Kerim de:

– Ben bu kulunu geceleyin uyumaktan alıkoydum. Onun hakkında benim şefaatimi de kabul eyle!

Böylece her ikisi de o insana şefaat ederler”.

Onun dillere destan cömertliği, ramazanda coşup taşardı. Üç aylarda, “Hiç durmadan esen bir rüzgardan daha cömert olurdu.”. Eline geçen imkanları derhal Müslümanlara dağıtır, kendinden ne istenirse hemen verir, yanında yoksa başkalarından temin ederdi. Hangi sadakanın daha makbul olduğunu soranlara “ramazanda dağıtılan sadaka” cevabını verirdi.

Veda Günlerine Doğru

Ramazana veda günleri yaklaşınca, Resul-i Ekrem  Efendimizin ibadetlerinde bir artış görülürdü. Zira “bin aydan daha hayırlı” Kadir Gecesi’nin ramazanın son on gününde, özellikle 25, 27 ve 29. gecelerde bulunması ihtimali, onu bu geceyi kaçırmamaya sevk ederdi. Şöyle buyururdu:

“Her kim Kadir Gecesi’nde bu gecenin büyüklüğünü kabul ederek ve sevabını Allah’tan bekleyerek namaz kılarsa, geçmiş günahları bağışlanır”.

Ramazanın son on gününde Allah Resul-ü (s.a.v) Mescid-i Nebevi’de itikafa çekilirdi. “Rabbim, kapına geldim. Sen beni affetmedikçe, buradan bir yere gitmem.” anlamına gelen namaz, dua, zikirden ibaret bu yoğun ibadet esnasında, evine sadece zaruri ihtiyaçları için giderdi. Hatta bu günlerde Mescid-i Nebevi’ye bitişik olan evinin kapısından içeri mübarek başını uzatır, o güzelim saçlarını Hz. aişe annemiz tarardı.

Sevgili Efendimizin ramazan hayatı özet olarak böyleydi.

Yüce Rabbimin bu feyizli zamanı, bu ele geçmez fırsatı değerlendirmeyi hepimize lutfetmesi niyazıyla…

 

Paylaş

Yorumlar