Nasr Suresi, Nasr suresinin anlamı ve tefsiri ile okunuşu, izaca

0

Nasr Suresi okunuşu ve anlamı nedir? Nasr (İzaca) suresi Arapça yazılışı ve Türkçe okunuşu

Nasr Suresi: Bu mübarek süre «Et-Tevbes sûresinden  sonra Medine-i Münevvere’de nazil olmuştur. Üç ayet-i kerimeyi havidir.  Resûl-i Ekremi, nusret-i ilâhiye’ye nailiyetle tebşir ettiği için kendisine bu unvan verilmiştir.  Kendisine (İzacae) suresi de denilir.

 Bundan evvelki «El-Kâfirûn» sûresinde Hazreti Peygamberin dini ile kâfirlerin dinleri arasındaki ihtilâf gösterilmişti. Bu sürede de Resul-i Zişan’ın nusret-i ilâhîye’ye nail olarak kâfirlere ait dinlerin izmihlale yüz tutacağı tebşir buyrulmuş olduğundan aralarında güzel bir münasebet vardır.

Nasr Suresi Arapça Okunuşu

Nasr Suresi

Nasr Suresi

Nasr Suresinin Türkçe Yazılışı ve Okunuşu

-Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm.

1- “İzâ câe nasrullâhi ve’l-fethu.

2- Ve raeyte’n-nâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ.

3- Fe sebbih bi-hamdi Rabbike vestağfirhu innehû kâne tevvâbâ.

 

Nasr Suresinin Türkçe Anlamı

-Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

1- “Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman,

2- Ve insanların, Allah’ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğün zaman,

3- Hemen Rabbini överek tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.

 

Nasr Suresinin Nuzül Sebebi

Mushaftaki sıralamada yüz onuncu, iniş sırasına göre yüz on dördüncü suredir. Medine döneminde Tevbe sûresinden sonra nâzil olduğu ve tam süre olarak Kur’an’ın en son inen süresi olduğu kabul edilmektedir (Elmalılı, IX, 6234). Sûrenin Vedâ haccı esnasında Mina’da indiği rivayet edilir (bk. Şevkânî, V, 602).

Nasr Suresinin Konusu

Sûrede Allah’ın Hz. Peygamber’e nasip ettiği zafer, fetih ve fetih sonrası insanların grup grup İslâm’a girmelerinden bahsedilmektedir.

Nasr Suresi Tefsiri

1) : Bu sure-i celîle, Hatemül’mürselîn Hazretlerinin feth ve nusrete nail ve İslamiyet’in intişara muvaffak olacağını tebşir ediyor. Resûl-i Ekrem’in de bir vazife-i ubudiyet ve şükran olmak üzere hamd ve tesbîh ile mükellef bulunduğunu ve Kerîm Mabûdumuzun da gafûr ve rahîm olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Seyyidül’mürselîn!. Sana (Allâh’ın nusreti) yardımi, kâfirlerin üzerine galip kılması zuhur ettiği vakit (ve) Mekke-i Mükerreme’nin (fethi) veya sair bir nice fütuhat-ı islâmiye yüz gösterdiği (zaman..) hakkında öyle bir atıfet-i ilâhîyye tecellî edeceği gün..

(2) : (Ve Allah’ın dinine) Din-i islâma intisap edip o ilâhî, mukaddes dine (nâsin) bütün arabların vesair bir nice kavmlerin (fevc fevc) bölük bölük birer cemaat hâlinde olarak girer olduğunu göreceğin o vakit..) bir rivayete! göre bu nastan mürad, ehl-i Yemen’dir ki: Bunlardan yediyüz zat, mürahhas olarak Medine-i Münevvere’ye gelmiş, islâmiyeti kendi arzular ile kabul etmişlerdir. Bunların bir kısmı ezan okuyarak, bir kısmı da Kur’an ayetlerini tilâvet ederek, diğer bir kısmı da tehlîlatet bulunarak gelmişlerdi. Ehl-i Yemen hakkında «kalpleri rakik, îman ile fıkıh ve hikmet ile muttasif zatlar» denilmiştir.

Mekke-i Mükerreme’nin fethinden sonra Huneyn ve Tâif gazvelerini müteakip bütün Araplar da müslüman olmuşlardı.

 

(3) : (Artik) Ey Resûl-i Zîsan!. Sen böyle bir nusrete ve feth ve zafere muvaffak olduğun zaman ve insaniyet vasfını hasseten hâiz bulunan akil, nutefekkil zümrelerin islâmiyeti kabul eyledikleri vakit sana bu muvaffakiyatı ihsân buyuran (Rab’bine) o kerîm mabûduna (hamdederek tesbihte bulun) o şân-i ülûhiyyeti her türlü noksandan münezzeh olan Kerim Haalikine şükrederek onu takdîs ve tebcîle devam et (ve ondan mağfiret dile.) o rahîm, gafür mabûdunun afy ve keremine daima iltica eyle, ümmetinden südûr edecek bir kısım kusurların bağışlanmasını o kerîm Rab’binden niyaza devam et. (Şüphe yok ki: 0) Mabûd-i Azîm (tevbeleri çok kabul edici olmuştur.) mükellef kullarını yarattığı günden beri onların tevbelerini ziyadesile kabul etmek lûtfunda bulunmuştur. Artık her taîb ve müstağfir olan kimse, tevbesinin kabul-i ilâhîye karin olmasına, ümit var olmalıdır.

«Bu beyanat-1 Kur’aniyede suna da isaret vardır ki: Bir kul, ne kadar âbit, zâhît bulunmus olsa da yine kendi amelini, yaptığı vazife-l ubudiyetini noksan görmelidir. Hazm-1 nefiste bulunmalıdır. Hukuk-i ilahiyyeyi istizam ederek elinden geldiği kadar hamd-ü senadan, tesbîh ve takdisten geri durmamalıdır, mağfireti -ilâhîye’ye olan ihtiyacını bilmelidir.

İşte Resûl-i Ekrem Efendimiz  (s.a.v) de masum olduğu halde yine gece ve gündüz yüz kere istiğfarda bulunurdu ve ahirete irtihâlinden mukaddem: (Sübhanekel’lâhümme ve Bihamdik, astağfirüke ve etûbü İleyke.) cümlesini çokça okumakta bulunmuştu.

Velhâsıl: Bu sûre-i celîle’nin Resûl-i Ekrem’e tebşir ettiği nusret ve fütuhat, az sonra tahakkuk etmiş. bu vesile ile de Kur’an-i Mübin’in bir mucize-1 ebediye olduğu tezahür eylemiştir. Çünkü: Bu mübarek sürenin nüzulü zamanında henüz İslamiyet büyük bir inkişafa mazhar bulunmuyordu, her taraf düşmanlar ile çevrilmişti, fakat az sonra binnisbe pek az olan bir zumre-i muslimîn, Cenab-ı Hak’kın inayetile büyük muvaffakiyyata nail oldu, Mekke-i Mükerreme’yi fethetti. Her taraftan nas, takım takım gelip din-i islâm’i kabul ettiler. Hatta Haccetül’vedâ da yüz binden ziyade ehl-i islâm, Arafatta toplanmış oldu. Hâkimiyet-i İslamiye her tarafa intişara başlamış bulundu, artık bu kadar Harikul’âde muvaffakiyetleri ihsan buyuran bir Haalik-ı Kerîme aleddevam hamd-ü senâda, tesbih ve takdîsde bulunarak onun afv ve atıfetine iltica etmek, ehl-i islâm için şüphe yok ki, en mühim bir vecive-i ubudiyettir. Cenab-ı Hak, cümlemizi bu gibi ubudiyet vazifelerini lâyıkı veçhîle ifâya muvaffak buyursun, amîn. Bihürmet-i eşrefil’mürselîn, vel’hamdülillâh-i Rabbil’alemîn..

Paylaş

Yorumlar