Hz. Ali kimdir? Ali bin Ebi Talib kimdir? Hz. Ali’nin Hayatı

0

Hz. Ali’nin (ra) Kısaca Hayatı, Hz. Ali ve yaşamının özeti

Hz. Ali’nin Doğumu Ve Çocukluğu

Hicretten yaklaşık 22 yıl önce (m. 600) Mekke’de doğduğu rivayet edilmektedir. Babası Hz. Muhammed’in (s.a.v) amcası Ebu Talib, annesi de Fatıma bint Esed b. Haşim’dir. Tam adı Ebü’l-Hasen Ali b. Ebi Talib el-Kureşi el-Haşimi’dir.

Mekke’de baş gösteren kıtlık üzerine Resul-i Ekrem Efendimizin (s.a.v) amcası Ebu Talib’in yükünü hafifletmek için onu himayesine almış, Hz. Ali 5 yaşından itibaren hicrete kadar onun yanında büyümüştür. Resul-i Ekrem Efendimizin (s.a.v) peygamberliğine ilk iman edenlerdendir. Bu sırada yaşının 9, 10 ya da 11 olduğu rivayet edilir. Bu durumda onun Hz. Hatice (r.anha) den sonra, yaşına göre, çocuklar arasında ilk inanan ve Hz. Peygamber’le birlikte ilk namaz kılan kimse olduğu ağırlık kazanmaktadır.

Hz. Ali’nin (r.anha) hicretten önceki hayatı hakkında kaynaklarda fazla bilgi yoktur.

Medine’ye Hicret

Mekke müşriklerinin eziyet ve cefalarını gittikçe artırmaları ve hatta kendisini öldürme hazırlıklarına girişmeleri üzerine Medine’ye hicret etmeye karar veren Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v), Hz. Ali’yi, kendisini öldürmeye gelecek müşrikleri oyalamak ve yokluğunu gözlemek amacıyla Mekke’de bırakmıştır. O da geceyi Hz. Muhammed’in (s.a.v) yatağında geçirerek onun evde olduğu kanaatini uyandırmıştır. Daha sonra da Resul-i Ekrem Efendimizin (s.a.v) kendisine bıraktığı emanetleri sahiplerine iade edip yine onun emri uyarınca Resulullah’ın kızı Fatıma, kendi annesi Fatıma ve yanındakilerle Mekke’den ayrılarak Kuba’da Hz. Peygamber’e yetişmiştir.

3.Medine Dönemi

Hicretin 5. ayında muhacirler ile ensar arasında yakınlık ve dayanışma sağlamak amacıyla kurulan muahat sırasında Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Ali’yi kendisine kardeş olarak seçmiş, hicretin 2. yılının son ayında da onu kızı Fatıma ile evlendirmiştir. Bu evlilikten Hasan, Hüseyin ve ölü doğan Muhsin adlı erkek çocukları ile Zeyneb ve Ümmü Külsum adlı kız çocukları olmuştur. Hz. Ali Hz. Fatıma’nın sağlığında başka evlilik yapmamıştır.

Medine Dönemi Savaşlar

Hz. Ali (r.anha) Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber başta olmak üzere hemen hemen bütün gazve ve seriyyelere katılmış, bu savaşlarda Allah Resulü’nün sancaktarlığını yapmış ve daha sonraları menkıbevi bir üslupla rivayet edilen büyük kahramanlıklar göstermiştir. Uhud’da ve Huneyn’de çeşitli yerlerinden yara almasına rağmen Resul-i Ekrem Efendimizi (s.a.v) bütün gücüyle korumuş, Hayber’de ağır bir demir kapıyı kalkan olarak kullanmış ve bu seferin zaferle sonuçlanarak yahudilere galebe çalınmasında büyük payı olmuştur. Fedek’te Beni Sa‘d’a karşı gönderilen seriyyeyi (6/628) ve Yemen’e yapılan seferi (10/632) sevk ve idare etmiştir. Bu sonuncu sefer üzerine Beni Hemdan kabilesi Müslümanlığı kabul etmiştir. Tebük Gazvesi’nde ise Hz. Muhammed (s.a.v)’invekili olarak Medine’de kalmıştır.

Hz. Ali’nin Medine Dönemi Bazı İcraatları

Hz. Ali, Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’e katiplik ve vahiy katipliği yapmış, Hudeybiye Antlaşması’nı da o yazmıştır. Evs, Hazrec ve Tay kabilelerinin taptıkları putlarla Mekke’nin fethinden sonra Kabe’deki putları imha etme görevi ona verilmiştir. Hicretin 9. (631) yılında hac emiri olarak tayin edilen Hz. Ebu Bekir’e (r.anha) Mina’da yetişip o sırada inmiş bulunan Tevbe suresinin ilk yedi ayetini okumak, ayrıca müşriklerle müslümanların bu yıldan sonra hacda bir arada bulunamayacağını ve hiç kimsenin Kabe’yi çıplak tavaf edemeyeceğini bildirmek üzere Peygamber tarafından görevlendirilmiştir. Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) vefat ettiğinde cenazenin yıkanması ve benzeri hizmetleri, vasiyeti üzerine Hz. Ali ile Resulullah’ın yakın akrabasından Abbas, oğulları Fazl ve Kusem ile Üsame b. Zeyd yapmışlardır.

Raşid Halifeler Dönemi

Hz. Ali (r.anha) ilk üç halife döneminde ne bir idari görevde bulunmuş, ne de yapılan savaşlara katılmıştır. Yalnızca Halife Ömer’in (r.anha) Filistin ve Suriye seyahati sırasında Medine’de askeri vali olarak kalmış, Medine’de ikamet edip dini ilimlerle uğraşmayı diğer görevlere tercih etmiştir. Kur’an ve hadis konusundaki derin ilminden dolayı hem Hz. Ebu Bekir’in (r.anha) hem de Ömer’in (r.anha) özellikle fıkhi meselelerde fikrine müracaat ettikleri bir sahabi olmuştur. Hz. Ömer (r.anha) zamanında, Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicret ettiği günün İslam tarihi için başlangıç kabul edilmesine dair teklif de onun tarafından yapılmış ve kabul edilmiştir.

Hz. Ali’nin Halife Seçilmesi

Hz. Osman (r.anha) şehid edilince Ümeyye soyuna mensup olanlar Medine’den hızlıca uzaklaşmış ve böylece şehir bütünüyle isyancıların hakimiyetine girmiştir ve daha sonra Abdullah b. Ömer, Sa‘d b. Ebu Vakkās, Mugīre b. Şu‘be, Muhammed b. Mesleme ve Üsame b. Zeyd’in de aralarında bulunduğu ashap mescidde toplanarak yeni halife seçimine gitmişlerdir. Ali b. Ebu Talib kendisine yapılan hilafet teklifini orada bulunan Talha ve Zübeyr’e yöneltmiş, ancak ısrar üzerine biatı kabul etmiştir.

Hz. Ali’nin Halifelik Dönemi

Biattan sonra Hz. Ali’yi (r.anha) bekleyen en önemli mesele, Hz. Osman’ın (r.anha) katillerinin cezalandırılması idi. Fakat ortada belirli bir katil yoktu ve sayıları binleri bulan bir kalabalık , “Osman’ı hepimiz öldürdük” diyorlardı. Halifenin şehre, tamamen hakim durumda olan asilerle hemen başa çıkamayacağı açıktı ve bu durumda ortalığın yatışmasını beklemek en doğru yoldu.Yeni halifeyi bu karara sevkeden muhtemel amillerden biri de kendisine fiilen yalnız Medine’de biat edilmiş olması, diğer vilayetlerde durumun henüz aydınlığa kavuşmamış bulunması idi.

Hz. Osman’ın (r.anha) katillerini cezalandırmayı samimi olarak isteyen, ancak uygun şartların doğmasını beklediği anlaşılan halifeye karşı Muaviye olumsuz bir tutum göstermiş ve Şam valisi ve Hz. Osman’ın yeğeni olan Muaviye, kendisini biata davet için gelen elçiye, Ali’nin (r.anha) isyancıların suç ortağı olduğunu iddia ederek red cevabı vermiş ve Osman’ın kanını dava edeceğini göstermişti.

 Cemel Vak’ası

Kendisini halife olarak tanımak istemeyen Hz. Aişe’yi, ayrıca 4 ay sonra Aişe’nin (r.anha)  saflarına katılan Talha ve Zübeyr’i itaate davet için acele kuvvet toplamak ve Basra üzerine yürümek zorunda kaldı. Hz. Aişe’nin (r.anha) önderliğindeki ordu ile hilafet ordusu Basra önlerinde Hureybe mevkiinde karşılaştı (15 Cemaziyelahir 36 / 9 Aralık 656). Tarihte Cemel Vak‘ası adıyla meşhur olan savaş sonunda Hz. Ali (r.anha) galip geldi, Talha ve Zübeyr de dahil olmak üzere pek çok müslüman öldü. Bu savaşta ölenlere çok üzülen ve cenaze hizmetlerini bizzat yürüten halife, aişe’yi hanımlardan oluşan bir heyet refakatinde Medine’ye gönderdi.

Hz.Ali ve Hz.Aişe bu talihsiz vak‘aları sonunda göz yaşı dökmüşlerdir.

Sıffin Savaşı ve Hakem Olayı

Bu hazin olaydan (Cemel Vak’ası) ve kendisine karşı harekete geçenlerle hesaplaştıktan sonra Muaviye’yi tekrar biata davet etti, ancak sonuç alamadı. Bu yüzden Müslümanlar bu defa Sıffin’de karşı karşıya geldiler (Zilhicce 36 / Haziran 657).

Süvari ve piyade kuvvetlerinin üç ay süren ve tarafları oldukça bıktıran mücadeleleri, “leyletü’l-herir” adıyla meşhur olan 9-10 Safer 37 (27-28 Temmuz 657) gecesi cuma sabahına kadar bütün şiddetiyle devam etti. Halife, ünlü kumandanı Malik el-Eşter vasıtasıyla Muaviye ordusuna son ve öldürücü darbeyi indirmek üzere iken ümidini kaybeden Muaviye savaş meydanından kaçmaya karar verdi (Müberred, s. 1232; Taberi, I, 3330), fakat Mısır fatihi Amr b. as imdadına yetişerek iki taraf arasındaki ihtilafın halledilmesi için Allah’ın kitabının hakemliğine başvurulması tavsiyesinde bulundu. Bunun üzerine Muaviye büyük Şam mushafını beş mızrağın ucuna bağlatarak taşıttı, askerleri de yanlarında bulunan mushafları mızraklarının ucuna bağlayarak, “Ey Iraklılar! Savaşı bırakalım; Allah’ın kitabı aramızda hakem olsun!” diye bağırdılar.Bu hareket Ali b. Ebu Talib’in ordusundaki kurra*nın üzerinde Amr’ın beklediği tesiri icra etti, halife bunun bir hile olduğu hususundaki ikazlarına rağmen ordusuna söz dinletemedi ve kurradan bir çoğunun ısrarıyla hakem kararına başvurulması teklifini kabule mecbur kaldı.Hz. Ali istemeyerek Ebu Musa el-Eş‘ari’yi hakem tayin etti, Muaviye de Amr b. as’ı hakem seçti. Taraflar Sıffin’de, hakemlerin Allah’ın kitabı, gerektiğinde de Resulullah’ın sünneti ile hükmetmeleri şartıyla anlaştılar.

Hakemler Dumetülcendel’deki ilk toplantılarından sonra Şaban 38’de (Ocak 659) Ezruh’ta bir araya geldiklerinde, Ali b. Ebu Talib ile Muaviye b. Ebu Süfyan’ın her ikisinin de azledilerek halifenin bir şura tarafından seçilmesi kararına varmışlardı. Bu karar önce Hz. Ali’nin hakemi Ebu Musa tarafından açıklandı; söz sırası Muaviye’nin hakemi Amr b. as’a gelince o hilafet makamına Muaviye’yi tayin ettiğini bildirdi. Ebu Musa’nın bu karara karşı çıkmasına rağmen durum değişmemiş ve neticede hakem olayı hilafet meselesini bir çıkmaza götürmüş, İslam dünyasını da birtakım siyasi ve içtimai huzursuzluklara sürüklemişti. Halkın bir kısmının Hz. Ali’yi, bir kısmının da Muaviye’yi halife olarak tanıması sebebiyle de ikili bir iktidar ortaya çıkmıştı.

Hz.Ali Sıffin Savaşı’nın sonunda göz yaşı döküp muhaliflerinin iman ve hidayetleri için dua etmiştir.

Hz. Ali’nin Haricilerle Mücadelesi

Bu arada Nehrevan’da bulunan Hariciler’i ikna etmek için kendilerine mektup yazdıysa da sonuç alamadı. Hariciler’in ashaptan Abdullah b. Habbab ve hamile karısını sırf kendi görüşlerini paylaşmadığı için hunharca katletmeleri üzerine, Harici meselesini hallettikten sonra Şam’a yürümeye karar verdi. Nehrevan’daki Hariciler Hz. Ali’nin kendilerine yaptığı teklifleri reddederek savaşı başlattılar. 9 Safer 38 (17 Temmuz 658) tarihinde vuku bulan şiddetli çarpışmada Hariciler’in tamamına yakını hayatlarını kaybettiler.

Hz. Ali’nin Vefatı

Kufe’de, intikam arzusu ile yanıp tutuşan Harici Abdurrahman b. Mülcem tarafından zehirli bir hançerle sabah namazında yaralanmış, aldığı yaranın tesiriyle iki gün sonra 19 veya 21 Ramazan 40’ta (26 veya 28 Ocak 661) vefat etmiş ve Kufe’ye (bugünkü Necef) defnedilmişti.

Hz. Ali’nin Kişiliği

Ali b. Ebu Talib ortaya yakın kısa boylu, koyu esmer tenli, iri siyah gözlü olup sakalı sık ve genişti; yüzü güzeldi, gülümserken dişleri görünürdü. Kendisine Hz. Peygamber tarafından verilen “Ebu Türab” lakabından başka “el-Murtaza” ve “Esedullāhi’l-gālib” gibi lakapları da vardır. Çocukluğunda puta tapmadığı için daha sonraları “Kerremallahu vecheh” dua cümlesiyle anılmıştır. O, İslam’ın yayılış tarihinde ve müslümanlar arasında ilim, takva, ihlas, samimiyet, fedakarlık, şefkat, kahramanlık ve şecaat gibi yüksek ahlaki ve insani vasıflar bakımından müstesna bir mevkiye sahiptir.

O, Kur’an ve Sünnet’e tam anlamıyla bağlı, dünyevi işlerden uzak kalmayı dileyen, İslam tarihinin Cemel, Sıffin, Nehrevan gibi talihsiz vak‘aları sonunda göz yaşı döküp muhaliflerinin iman ve hidayetleri için dua edecek kadar hassas, takva sahibi ve idealist bir mümindir.

Paylaş

Yorumlar