Allah’ın Varlığı Ve Birliğinin Delilleri

0

“Sizin yaratılışınızda ve Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.” (Câsiye suresi, 4. ayet.)

Yüce Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliği meselesi, inanan ya da inanmayan herkesin yakın ilgi duyduğu bir konudur, inanan insanlar, inandıkları Allah’ın (c.c.) varlığını ve birliğini kendilerine ve başkalarına anlatabilecek delilleri soruştururlar. İnanmayan insanlar ise ileri sürülen delilleri sorgularlar. Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliği meselesi esasen, insanın temel sorularından olan “Nereden geldik, kim yarattı?” soruları ile doğrudan ilişkilidir,İnsan, yaratılışı gereği, inancını mantıki ve akli bir temele dayandırmak ister. Bu, onun insan olmasının bir gereğidir. Esasen İslam dininin istediği de budur. Kur’an, insanları, kendi yaratılışları, evrenin yaratılışı ve çeşitli varlıklar üzerinde düşünerek Allah’ın (c.c.) varlığının ve birliğinin delillerini görmeye çağırır.(5)İslam âlimleri, Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliği ile ilgili delillerin gerekliliğini, taklidi imandan tahkiki imana yani araştırmaya dayalı iman seviyesine ulaşma ihtiyacı ile açıklarlar.

Yine iman konusunda akla gelebilecek şüpheleri gidermek için de bu delillere gerek olduğunu ifade ederler. Yüce Allah’ın (c.c.) var olduğu aslinda insanlık tarihinde açık bir gerçeklik olarak kabul edilir. Bu konudaki temel sorun, Allah’ın (c.c.) varlığından çok, birliği yani ona eş ve benzer başka ilahların ortak koşulmasıdır. Şirk olarak ifade edilen bu durum, İslam dininde en büyük günahtır. Onun için Kur’an’da Allah’ın (c.c.) varlığından çok birliğine vurgu yapılır. Bunun sebebi, insanın yaratıcıyı inkâr etmesinin zorluğuna karşın, ona ortak koşmaya yönelik gösterdiği eğilimdir. Kur’an’ın geldiği toplumun çok tanrılı yapisi dikkate alındığında bunun nedeni daha iyi anlaşılır. Cahiliye Arapları Allah’a (c.c.) inanmakla birlikte ona ulaşmak için putları aracı kılıyor ve onlara bazı üstün özellikler vererek Allah’a (c.c.) şirk koşuyorlardı. Onların bu durumu, Kur’an’da şöyle bildirilir: “Dikkat et, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalanci ve inkârci kimseyi doğru yola iletmez.”(6)

Diğer taraftan Kur’an, insanın aklını ve duygu verilerini kullanarak Allah’ın (c.c.) varlığına zorunlu olarak gidilebileceğini öngörür. Bu zorunluluğa direnenleri ise sağduyudan sapmış, kalplerinde hastalık bulunan kimseler olarak tanımlar.”İslam inancında Allah’ın (c.c.) birliği, tevhit inancının esası ve özüdür. Kur’an’da ifade edildiği gibi evrenin yaratılışında ve işleyişinde hiçbir düzensizlik olmaması, bilen, hikmet sahibi tek bir yaratıcının varlığına bağlıdır. Evren, asla iki ilaha itaat etmez. İki ya da daha fazla otorite kaynağı olursa evrende düzen olmaz.Günümüze kadar Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliği ile ilgili pek çok delil ortaya konmuştur. Bu delillerden bir kısmı sadece Allah’ın (c.c.) varlığını, bir kısmı birliğini, bir kısmı ise her ikisini de ispat etmek için ortaya konan delillerdir. İslam âlimleri tarafından da kullanılan bu deliller özellikleri itibariyle genellikle aşağıdaki gibi sınıflandırılmaktadır:

Sırf akıldan çıkarılan deliller:

Ontolojik delil  Dış alemden çıkarılan deliller:

Kozmolojik delil ve teolojik delil .

İnsanın manevi ve ruhi âleminden çıkarılan deliller:

Dini tecrübe delili ve ahlak delili

Ontolojik delil, insanda bulunan Mükemmel Varlık / Ekmel Varlık fikrinden hareketle Allah’ın (c.c.) varlığını ispat etmeyi amaç edinen felsefi bir delildir.

Bu delil, dış gerçekliğe yani aleme dayalı verinin dışında zihni bir ispat delili olup en yetkin varlik tasavvuru üzerine kurulmaktadır. Ekmel Varlık delilini İslam düşüncesinde ilk kullanan kişi Farabi’dir. O, el-Medinetü’l-Fadila adlı eserinde Allah’ın (c.c.) en mükemmel olduğunu şöyle açıklar: “İlk mevcut (Allah), diğer bütün varlıkların mevcudiyetlerinin ilk sebebidir ve bütün eksikliklerden uzaktır. O’ndan başka varlıklarda eksiklikler vardır. Buna karşılık onun hiçbir eksiği yoktur. O’nun varlığı, varlıkların en üstünü ve ilkidir. O’nun varlığından daha mükemmel ve daha önce bir varlığın bulunması mümkün değildir. O, varlığa ait üstünlük bakımından en yüce noktada, varlığa ait mükemmellik bakımından da en yüksek mertebededir. Bu yüzden onun varlığına ve cevherine yokluk şüphesinin karışması mümkün değildir.”

Farabi’ye göre Allah (c.c.) “ekmel’dir. Yani en mükemmel ve en üstün olandır. O’ndan daha fazla kemal sahibi bir varlık düşünülemez, Zorunlu varlık olan Allah (c.c.), gerek akıl ve mantık yönünden gerekse varlığa ait olgular yönünden düşünülsün en mükemmel varlıktır. Allah, bütün eksikliklerden uzaktır. Allah’ı (c.c.) bu şekilde zihinde tasavvur etmek, zorunlu olduğu gibi, Allah’ın (c.c.) bizzat kendisi de en mükemmel olmakla zorunludur ve bu zorunluluk da kendindendir. Farabi gibi İbn Sina’ya göre de AF Jah (c.c.), her yönden en mükemmel varlık olup ondan daha mükemmel başka varlığın düşünülmesi imkânsızdır.)Ekmel Varlık delilini Batı felsefesinde sistemli hale getiren kişi ise Descartes’dir. O, Allah’ın (c.c.) varlığını şöyle temellendirir: “Şu anda ben, noksan, eksik bir varlık olduğumu biliyorum. Noksan olmama rağmen zihnimde mükemmel bir varlık fikri var. Düşünüyorum, benim varlığımın sebebi nedir? Nefsimi, kendi varlığımın sebebi ve yaratıcısı olarak düşünmeme imkân göremiyorum. Çünkü bende, kendimi yaratma gücü olsaydı, şüphe yok ki kendimi böyle noksan olarak değil, bütün mükemmel sıfatlarla donanmış olarak yaratırdım… O halde ben vücudumun yaratıcısı değilim. Kâinattaki diğer varlıklar da aynı sebeple, benim ve kendi varlıklarının yaratıcısı olamazlar. Çünkü onlar kendilerinin yaraticisi olsalardı, kendilerini bütün mükemmel sıfatlarla yaratırlardı… Annem, babam ise bedenimin vücuda gelişine bir vesileden başka bir şey değillerdir. Öyle ise beni yaratan kudret, ancak kemal sahibi bir varlıktır… “(10)

Ekmel Varlık delilinin dayandığı temel fikir şudur: “Ben yetkin bir varlık olmadığım hâlde kemal yani olgunluk fikrine sahibim. Bu kemal fikrinin kendi benliğimden gelmesi mümkün değildir. Ben yetkin bir varlık olmadığıma göre bendeki kemal fikri, ‘mutlak kemal’e sahip olan bir varlıktan gelmiştir ki o da Yüce Allah’tır (c.c.).” Bu temel yaklaşıma göre evrende var olan her şeyde bir eksiklik ve zayıflık vardır. Bütün bu var olanlar eksikliklerini tamamlamak için üstün bir varlığa ulaşma arzusundadır. İşte biz de var olan bu yüce varlık düşüncesi, Allah’ın (c.c.) varlığının bir delilidir. Çünkü bir şeyin varlığına, o şey hakkındaki fikrin varlığından hareket edilerek ulaşılabilir.

Allah’ın (c.c.) varlığının zihinsel bir kavram üzerine kurulamayacağı, bunun daha objektif bir alan üzerinden temellendirilmesi gerektiği ileri sürülmüştür. Kozmolojik yani dış dünyadan bir delillendirmeye gidilmiştir. Kozmolojik deliler arasında en çok bilineni ise Allah’ın (c.c.) hem varlığı hem de birliğini ispatlamak için kullanılan Gaye ve Nizam Delili’dir. Bu, İslam alimleri tarafından en çok kullanılan delillerden biridir. Onun için hem kozmolojik hem de teolojik bir delildir. Bu delile göre evrende bir düzen vardır ve bu düzende her varlık belirli bir gayeye yönelik olarak yaratılmıştır. O zaman bu düzen kendiliğinden meydana gelmemiştir, dolayısıyla da bir yaraticisi vardır. O da Yüce Allah’tır (c.c.). Evrendeki varlıkların mükemmel bir düzen ve ahenk içinde işleyişi onun varlığının kanıtıdır. Kur’an-ı Kerim’deki, “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabb’imiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!”(11) gibi ayetler evrende bir gaye ve nizamın olduğunu ve bunun da Allah (c.c.) tarafından konulduğunu bildirir.İnsanın dışındaki varlıklar insanın emrinde ve hizmetindedir.

Bunlar arasında akıllara durgunluk veren bir düzen söz konusudur. Alemde var olan bu düzen ve amacın, sonlu varlıklar tarafından gerçekleştirildiği düşünülemez. Bu durum, âlemdeki oluş ve düzeni planlayan, akıllı ve hikmet sahibi bir varlığın olduğunu gösterir. Diğer taraftan âlemde varlıklarda gördüğümüz düzen, belli amaçlara hizmet etmekte ve âlemde hayatın devamını sağlamaktadır. Ne düzen ne de gaye kendi başına ortaya çıkamaz. Bu düzeni ancak yaratma gücüne ve bilgisine sahip olan Allah (c.c.) yapabilir. Yine evrendeki bu düzen ve gayenin aksamadan yürümesi, tek bir varlığın olması sebebiyledir.

Dolayısıyla evrendeki düzen ve gaye, aynı zamanda Alah’ın (c.c.) bir olduğunu da gösterir. Kur’an-ı Kerim’deki, “Güneş ve Ay bir hesaba göre hareket etmektedir.”(12), “Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canliyi yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.”(13) ve “Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, eğlenmek için yaratmadık. Biz onları ancak hak ve hikmete uygun olarak yarattık. Ama onların çoğu bilmiyorlar.”(14) vb. ayetlerde evrendeki düzen ve gayenin Allah’ın (c.c.) birliğinin delillerinden olduğu bildirilir.Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliği ile ilgili bu delillerin yanı sıra pek çok delil ortaya konmuştur. Bunların en çok kullanılanlarından biri dinî tecrübe diğeri ise ahlak delilidir. Dinî tecrübe delili, insanın kişisel tecrübesiyle yaşadığı ve sonuçta onu inanmaya götüren manevi deneyimleri esas alır. Buna göre tüm insanların farklı bölgelerde benzer tecrübeleri yaşaması ortak bir dinî temelin var olduğunu gösterir. Ahlak delili ise Yüce Allah’ın (c.c.) varlığını bir bilgi meselesi olmaktan çok erdemli bir hayatın ön şartı olarak ele alır. Buna göre insanın ahlaki olarak en iyiye ulaşması için bunu sağlayacak bir varlığın olması gerekir.

(5) bk. Zâriyât suresi, 51. ayet; Fussilet suresi, 53. ayet.

(6) Zümer suresi, 3. ayet.

(7) bk. Neml suresi, 14. ayet; Kehf suresi, 32-37. ayetler.

(8) Farabi, el-Medinetü’F Fadila, s. 13-14.

(9) bk. Mehmet Bayrakdar, İslam Felsefesine Giriş, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1997, s. 196-197.

(10) Renatus Descartes, Metafizik Uzerine Düşünceler, Kabalcı Yayınevi, Istanbul, 2013, C3, S. 143-144.

(11) Ali İmrân suresi, 190-191. ayetler.

(12) Rahmân suresi, 5. ayet.

(13) Bakara suresi, 164. ayet.

(14) Duhân suresi, 38-39. ayetler.

Paylaş

Yorumlar