ALLAH’IN KULA HİDAYET ETMESİ İÇİN KULUN NE YAPMASI GEREKİR ?

0

ALLAH’IN KULA HİDAYET ETMESİ İÇİN KULUN NE YAPMASI GEREKİR ?

Allah Azze ve celle, insanların irade sahibi, dilediğini yapabilir bir varlık olmasını takdir buyurmuş ve insanı bu güç ve kudrette yaratmıştır. Böylece insanlar kendi istek ve iradeleriyle bir şey yapıp yapmama gücünü elde etmişler ve iki şeyden birini seçebilir varlıklar olmuşlardır. İnsanın mükâfatı ve cezayı hak etmesi, belli işlerden sorumlu olması kendisine verilen bu hür iradesi sebebiyledir. İnsanın fiilinin meydana gelmesinde kendi hür iradesinin etkisi vardır. Ancak fiillerin yegâne yaratıcısı Allah Teâlâ’dır. Allah, kulların fiillerini yine kulların kendi istekleri doğrultusunda yaratır. Allah’ın bu fiilleri yaratması zorunlu olduğundan değil, adetullah – sünnetullah diye ifade edilen ilahi kanunu, yani kaderi böyle düzenlemesindendir. Dolayısıyla kul fiili seçer (kesb), Allah ise yaratır (halk). Kul, iyi ve kötü yönden neyi seçer ve iradesini hangisine yönlendirirse; Allah onu yaratır. Kul için fiilini seçme özgürlüğü olduğundan iyiyi seçtiyse mükâfat alacak, kötüyü seçtiyse tabiiki ceza görecektir. Bu hususu şu ayet-i kerime çok güzel özetlemektedir:

“Şüphesiz biz insana doğru yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör.” (İnsan suresi, 3. ayet)

Öyleyse insanlar Allah‘ın kulları olarak sorumluluklarının bilincinde, doğru, iyi, güzel ve hayırlı
ameller işleyip, yanlış, kötü, çirkin ve şer işlerden uzak durmalıdırlar. Böylelikle hidayet üzere bir hayat
yaşayıp, ahirette güzel karşılık ve mükâfatlara erişmiş olurlar. Hidayet ve dalâleti yaratan Allah‘tır. Ancak onları kulun istek ve talebi üzerine yaratır. Kader ve kazaya güvenip çalışmayı bırakmak, olumlu sonucun elde edilmesi, olumsuz olanların önlenmesi için gerekli sebeplere sarılmamak İslam‘ın kader anlayışıyla bağdaşmaz. Allah her şeyi bir takım sebeplere bağlamıştır. İnsan bu sebepleri yerine getirirse Allah da o sebeplerin sonucunu yaratacaktır. Bu da ilahi kanundur.
Hidayetin iki çeşidi vardır :
1- Her varlık, yaratılış ve fıtrat kanunlarına göre kendisi için takdir edilen hedef ve gayeye
doğru giderken, zorunlu – cebri bir istikamet takip ederler. Buna ilâhî sevk diyoruz.

Alemde var olan bütün varlıklar bu ilahi sevk ve idarenin dışında hareket edemezler. Gönüllü bir
boyun eğişle asla isyan ve itiraz etmeden kendilerine düşen vazifeleri yerine getirmeye çalışırlar ve
varmak istedikleri hedefe süratle koşarlar. Tüm yer ve gök cisim ve maddeleri için bu böyledir.
Kur’ân-ı Kerîm yer yer bize, bu ilâhî sevkleri hatırlatır. İşte onlardan biri ;

“Rabbin, bal arısına şöyle ilham etti: Dağlarda, ağaçlarda ve hazırlanmış kovanlarda yuva edin;
sonra her çeşit üründen ye, sonra da Rabbinin gösterip müyesser kıldığı yollara koyul.”  (Nahl suresi, 68. ayet)

2- İnsan iradesinin dikkate alındığı hidayet:
Allah (c.c.), hidayete götürücü bütün vesileleri yaratır. Hidayeti yaratmasına gelince o, insan
iradesine bağlıdır. Kur’ân-ı Kerîm’in birçok ayetinde bu tür hidayet ele alınmaktadır. Ayette:

“Semud milletine doğru yolu göstermiştik, ama onlar körlüğü doğru yolda gitmeye tercih ettiler. Kazandıklarının karşılığı olarak onları alçaltıcı azabın yıldırımı çarptı.”  (Fussilet suresi, 17.ayet) buyurulur. Bu ayet-i kerimeden de anlaşıyor ki, hem hidayet hem de dalâlet doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasıyla, insanların fiillerinin tabii sonucu olarak meydana gelmektedir. Kul, fiil ve davranışlarıyla hidayet talep ediyorsa Allah hidayet vermektedir, aksi hâlde dalalet göndermektedir. Peygamberimizin şu hadîs-i şerifi de konuya ışık tutuyor ;
“Ben tebliğ ve davet edici olarak gönderildim. Hidayet meselesinde benim hiçbir müdahalem ve salâhiyetim söz konusu değildir. Şeytan da bâtılı süslü göstermek ve sizi azdırmak için gönderilmiştir. Onun da dalâlet hakkında bir söz ve salâhiyeti yoktur.”  (Kenzu`l-Ummal, C.1, sh. 546)

Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah kime hidâyet verirse doğru yolda olan odur; kimi de hidâyetten mahrum eder, şaşırtırsa; artık imkânı yok, ona yol gösterecek bir dost bulamazsın.” deniliyor.

Bu ayeti nasıl anlamamız gerekir?
Hidayet (istikamet üzere olma) ve dalâlet (yoldan çıkma), her ikisi de birer iş ve fiildir. Bu fiillerin
bir yaratıcısı vardır ve o da Allah Teâlâ’dır. Allah’ın tasarrufu dışında olan hiçbir fiil gösterilemez.
Yoldan çıkmayı da, doğru yola ulaşmayı da “Mudıll“ ve “Hâdi” isminin tecellisine bağlayan ancak
Allah (c.c.)’tır.

Ancak, bu demek değildir ki; kulun hiçbir müdahalesi, alakası olmadan, Allah tarafından zorla
yoldan çıkarılıyor veya hidayete yani doğru yola sevk ediliyor da, o da ya sapmış veya dürüst bir insan
oluyor. Böyle düşünmek ve inanmak Allah‘a iftira atmak olur. Allah, kullarına en çok merhametli
olandır ve kullarını cennette görmek istediği için onlara yolun doğrusunu işaret etmiştir. Ancak,
kulların işledikleri şer fiiller ve günahları sebebiyle hidayetten uzaklaşırlar ve böylece kendileri için
ne dost ne de yardımcı bulamazlar.

Kur’an’da pek çok ayette geçen “kalplerin mühürlenmesi“ ne demektir? Kalbi mühürlenen bir insan, iman etmemekten nasıl sorumlu tutulabilir?
Kur’ân terminolojisinde bu tabir, kalbin ilahî mesajı anlayamayacak ve duyamayacak hâle geldiği
merhaleyi ifade için kullanılır.

“Gerçek şu ki, inkarcıları (inkâra şartlanmışları), uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir/fark
etmez; iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerine de bir perde inmiştir. Onların hakkı büyük bir azaptır.” (Bakara suresi, 6-7. ayetler)

Bu konuda öncelikli olarak bilinmesi gereken husus, konu edilen mühürleme olayının maddi
değil manevi oluşudur. Kur’an’da kalbin içinde bulunduğu bu durum istiare yoluyla anlatılmıştır.
Bu cümleden olarak, Rağıb el-İsfehanî: ‘‘Batıl bir düşünce ve akidede veya haram kılınmış olan gayr-ı meşru fiilleri işletmekte insan, ileri gidip hiçbir surette gerçeğe yönelip bakmazsa, bu hal onun günahları hep hoş ve güzel görmesine yol açar. Böylece onun, ilahî gerçeklere kapalı olması bakımından, sanki kalbine mühür vurulmuş gibi olur.‘‘ der. (Müfredât, Ragıb el-İsfehanî, sh.205)
İbn Cerîr et-Taberî ise, bu çerçevede tefsirinde şunları ifade eder:
“İnkârcıların kalplerinin ve kulaklarının üzerine Allah tarafından mühür vurulmuştur. Bu sebeple de iman kalplerine girmek için bir yol bulamaz. Şöyle ki kapların ve zarfların üzerine mühür vurulunca içlerine bir şey koymak ve içlerinden bir şey çıkarmak nasıl mümkün olmazsa, aynı şekilde kâfirlerin kalplerine de bundan sonra ne imanı koymak ne de kalplerinden küfrü çıkarmak mümkün olur.‘‘ (Camiu’l-Beyan, Taberî, C.1, sh.164)

Hucurât suresinde şöyle buyurulmaktadır:

“Bedevilerden bazıları ‘iman ettik’ derler. Onlara de ki: Hayır, iman etmediniz. Siz ‘Müslüman olduk’ deyin; çünkü iman henüz kalbinize girmiş değildir.” (Hucurât suresi, 14. ayet)
Ayeti doğru anlayabilmek için âyetin iniş sebebine bakmak gerekir. Rivayete göre, Esed Oğulları‘ndan bir topluluk bir kıtlık senesinde Medine’ye gelerek iman ettiklerini söylemişler ve Hz. Peygamber (s.a.v.)‘e “Sana yüklerimiz ve ailelerimizle geldik. Seninle falan kabile gibi savaşmadık.” demişler, sadaka istemişlerdi. Ayet onların bu durumunu tahlil ederek, onların kalpten tasdik etmediklerini, sadece dilden teslimiyetlerini ifade etmekte olduklarını haber vermektedir. Çünkü iman, yalnız dil ile ikrardan ibaret değil, yürekten sevgi ile güven ve inançla kesin bir şekilde tasdik olması gerekir. Bu ise henüz Esed Oğullarının hayatında ortaya çıkmadığından gelen âyet-i kerime “henüz iman kalplerinize girmemiş olduğu halde İslâm’a geldik deyin, yani müslümanlığa karar verdik, sulha girdik deyin, böyle derseniz yalan söylememiş olursunuz” anlamında durumlarını açıklamaktadır.

Ancak İslam literatüründe iman ve İslam kavramları çok defa aynı anlamı ifade edecek manalarda da kullanılmıştır. Fıkh-ı Ekber’de de şöyle denilmiştir:
“İman, ikrar ve tasdiktir, İslâm, Allah Teâlâ’nın emirlerine teslim olmak ve bağlanmaktır. Bundan
dolayı iman ile İslam arasında lügat yönünden fark vardır. Fakat şer’î hükümde İslamsız iman, imansız
İslâm olmaz. Bu ikisi zahir ile batın, yüz ile astar gibidir. Din de iman, İslâm ve şeriatın hepsine birden
konulan isimdir.”

Alınacak Dersler
1- İnsanlar Allah‘ın kulları olarak sorumluluklarının bilincinde olmalı. Doğru, iyi, güzel ve hayırlı
ameller işleyip, yanlış, kötü, çirkin ve şer işlerden uzak durmalıdırlar.
2- İslâm, Allah Teâlâ’nın emirlerine teslim olmak ve bağlanmaktır.
3- Allah kullarına en çok merhametli olandır ve kullarını cennette görmek istediği için onlara
yolun doğrusunu işaret etmiştir.

Paylaş

Yorumlar