Aileyi Sevgi ve rahmet temeli üzerine kurmak

0

AİLEDE SÜKÛN, MEVEDDET VE RAHMET

Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim, aileyi iki önemli ve hayati duygunun üzerine inşa etmiştir: Meveddet ve rahmet. Adeta ilahi bir düğün hediyesi olan bu ilkelerin, Rabbimizin birer ayeti olduğuna dikkatlerimiz çekilmiştir Rum suresinin 21. ayetinde şöyle buyrulmuştur: “Yine sizin içinizden kendileriyle huzur bulasınız diye kendi türünüzden eşler yaratması, aranıza sevgi ve merhameti yerleştirmesi de O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda düşünecek bir topluluk için alınacak dersler vardır.” Ayet erkek ve kadın hepimizin aynı özden, aynı insanlık mayasından yaratılmış olduğumuzu hatırlatarak, sevgi ve rahmete dayalı bir beraberliğin meyvesinin huzur ve mutluluk olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Aileyi yaşanır ve daimi kılan asıl unsur da içinde huzurun olması değil midir? İşte Kur’an-ı Kerim bize ihtiyacımız olan bu huzurun adresini göstermektedir: Meveddet ve rahmet! Şimdi bu kavramları Kur’an ve sünnetin ışığında biraz yakından tanımaya çalışalım:

Meveddet: Meveddet, bir şeye karşı duyulan muhabbet, kuvvetli sevgi anlamına gelen “vüd” kavramından türemiş bir isimdir. Allah Teala’nın çok seven ve sevilen anlamına gelen “Vedud” ismiyle aynı kökten gelir. Sevgi, yüce Allah’ın yüreklerde var ettiği eşsiz bir duygudur. Yakın zamana kadar birbirine yabancı olan iki insanı evlilik çatısı altında bir araya getiren ve birbirinin en yakını kılan, bu duygunun mucizevi gücüdür. Sevgi ilahi bir lütuftur. Evlilik birliğinin tutkalı, aile binasının çimentosudur. Evliliği mecburi
bir beraberlik ya da zoraki bir katlanmadan farklı kılan sevgidir. Sevgiyle mayalanmış yuvaları Yüce Allah, cennet çiçeği çocuklarla semerelendirir çoğu zaman ve sevgiye dayalı ilişki ölümsüzleştirir evliliği ve aileyi.
Resulullah Efendimiz (s.a.s.)’in uzun yıllar mutlu bir evlilik sürdüğü ve İslam’a davetin en zorlu günlerinde her türlü sıkıntıyı birlikte göğüslediği ilk eşi Hz. Hatice validemizin vefatından sonra onun dost ve akrabalarına gösterdiği yakın ilgi (Müslim, Fedailu’s-sahabe, 12) sevginin ölümsüz olduğunun ve vefanın en güzel ifadelerinden biridir, ölse bile sevgili… Sevgi “canı cana değdirecek” bir iletişim dilidir. Diğer bir ifade ile “kalp kalbe iletişim”dir. Kur’an’da bize tanıtılan tüm peygamberler ve özellikle Yüce Resulümüz bu dili kullanabilmenin en güzel örneklerini sunmuşlardır. Çağları aşıp gelen mesajları bugün gönül dünyamızı aydınlatıyor, isimlerini andığımızda kendilerini yanı başımızda hatta daha yakın hissedebiliyorsak onlarla aynı lisanı konuşabilmekten değil ama aynı sevgi ve duyguyu paylaşabilmekten olsa gerektir.

 

Aile içi iletişimde asıl olan “sevgi dili”ni konuşabilmektir. Bu dil ile mesaj aktarılırken duruma göre lisan,
el, göz ve yüz gibi pek çok unsur devreye girecek, böylece sevgi dilinin tüm lehçeleri kullanılmış olacaktır. Sevgimizi eşimize, çocuğumuza, anne-babamıza ve tüm yakınlarımıza onların duymayı ya da görmeyi
istediği biçimde aktarabilmek bir sanattır. Kişinin sevdiği kimseye bunu söylemesini öğütlemiştir Peygamber Efendimiz (Ebu Davud, Edeb, 112-113). Sevildiğini duymaya en çok hak sahibi olanlar, hiç
şüphesiz en yakınımızdakilerdir. Tatlı ve gönül alıcı bir söz, bir teşekkür ve takdir ifadesi belki de kalplerdeki pek çok buzların erimesini sağlayacaktır, yaz güneşi misali. Saksıdaki menekşelerin, sümbüllerin sevgiyle
okşayan ele, rengarenk açarak, mis gibi kokular saçarak verdiği karşılıktan fazlasını verecektir evlerin canlı
çiçekleri olan çocuklar… Sözün yanı sıra tebessüm ve güler yüz de sevgiyi aktarmanın en pratik yollarındandır.

Peygamberimizin beyanıyla tebessüm bir çeşit sadaka olup, (Tirmizi, Birr ve Sıla, 36), onun önemli sünnetlerinden birisidir. Bu sünneti yaşayıp, yaşatacağımız ilk mekan şüphesiz evlerimiz olmalıdır. Sevginin yansıtılmasında önemli bir beden dili de dokunmaktır. Peygamber Efendimiz; birbirine sevgiyle bakan eşlere Yüce Allah’ın da rahmet nazarıyla bakacağı ve birbirinin elini sevgiyle tutan eşlerin, işledikleri günahların parmaklarının arasından dökülüp gideceği müjdesini vermiştir bizlere (Münavi, Abdurrauf, Feyzu’l-kadir, II, 333; Suyuti, Celaleddin, el-Camiu’s-sağir, I, 338). Kendisi de her fırsatta eşlerine gerek sözleri gerek davranışlarıyla muhabbetini göstermekten hiç çekinmemiştir. Hz. Aişe validemize Hümeyra/alyanaklı diyerek seslenmesi (İbn Mace, Rühun, 16; en-Nisaburi, Hakim, el-Müstedrek ale’s-sahihayn, III, 129; IV, 517), birlikte yemek yerken lokmayı onun ısırdığı yerden ısırması, suyu onun dudaklarının değdiği yerden içmesi (Müslim, Hayz, 2; Ebu Davud, Taharet, 102), bu konudaki pek çok güzel örnekten birkaçıdır sadece.

Yine Yüce Resulümüz, kişinin eşinin ağzına koyacağı bir lokmanın bile sadaka olacağını söyleyerek (Buhari, İman, 41) aile bireyleri arasında en küçük paylaşımın dahi bir muhabbet ifadesi olduğuna dikkatlerimizi çekmektedir. Sevmek bütünleşmektir, verici olmaktır, güçlü olmaktır, sorumluluk sahibi olmaktır, çaba harcamak ve emek vermektir. Sevginin temel şartı sevdiğinizi hata ve noksanıyla olduğu gibi kabul edebilmektir. Sevmek için mükemmelliği beklemek hata olur. Bu noktada birbirimize ve çevremize nereden ve nasıl baktığımız önem arz etmektedir. Eşler olarak birbirimize Allah’ın güzelliğinin bir tezahürü, O’nun en değerli varlığı ve bir armağanı olarak bakabildiğimizde birbirimizin sevilecek taraflarını görmemiz kolaylaşır. Hata ve kusur bulmak için bakarsak onu bulmakta da hiç zorlanmayız. Önemli olan “güzel/güzeli görebilme” yeteneğini geliştirebilmemizdir. Basralı Rabia el Adeviyye’nin dediği gibi; “Cemal-i Hakkın insandan içre bulunduğunun, harici güzelliğin ise dahili güzelliğin bir aksinden ibaret olduğunun” (Schimmel, Annemarie, Ruhum Bir Kadındır, Çev. Ömer Enis Akbulut, İst. 1999, s. 39)

İdraki içinde birbirini seyredebilmek ne güzel olurdu! Şeyh Galib’in muhteşem ifadesiyle söylersek; “Hoşça
bak zatına kim zübde-i alemsin sen/Merdum u dide-i ekvan olan Adem’sin sen.” Aile bireyleri hoşça bakabilmelidir birbirinin zatına. Burada hoşça bakmayı, deyimin içerdiği tüm anlamlarıyla zikrettiğimizi vurgulamak isteriz. Vurgulanması gereken bir husus da sevgi ile hazzın farklılığıdır. Cinsel arzunun giderilmesi olarak haz gelip geçicidir. Sevgi ise kalıcı ve ebedi olandır. Zira aileyi oluşturan herkesin birbirini sevmesi Allah’a saygının bir tezahürüdür. Allah için sevebilmek ise sevginin en yüce mertebesidir. Sevginin zamanla tutkuya dönüşerek marazi bir hal almaması için şefkat ve merhamet gibi diğer bazı erdemlerle beslenmesi gerekir. Bu yüzden söz konusu ettiğimiz ayette Rabbimizin eşlerin arasında meveddetle birlikte rahmeti de var ettiğinin belirtilmesi ayrıca dikkat çekicidir. O halde biraz da rahmet kavramı üzerinde duralım. Rahmet: İncelik, yumuşaklık, şefkat, merhamet gibi anlamlara gelen rahmet, Kur’an’ın temel kavramlarından biridir.

Rabbimiz hakkında kullanıldığında yarattıklarına lütuf ve ihsanda bulunması, merhamet etmesi, nimet vermesi anlamını içerir (İbn Manzur, age, VI, 125; el-Isfehani, age, s. 196). Besmele ve Fatiha’da Yüce Allah’ın Rahman ve Rahim isimleriyle sonsuz rahmetinin tecellisine dikkatimiz çekilmektedir. Mevlamız rahmeti kendisine ilke edinmiş (En’am, 6/12, 54) ve rahmeti her şeyi kuşatmıştır (A’raf, 7/156; Mü’min, 40/7). Her haliyle inananlar için en güzel örnek olan Peygamber Efendimiz de insanlığa rahmet sıfatıyla tanıtılmış (Enbiya, 21/107) ve müminlere karşı çok şefkatli, merhametli olduğu özellikle hatırlatılmıştır (Tevbe, 9/128). Kur’an-ı Kerim aynı zamanda birbirleriyle ilişkilerinde rahmeti esas almalarını (Fetih, 48/29) ve birbirlerine merhameti tavsiye etmelerini (Beled, 90/17) inananların özellikleri arasında zikretmektedir. Kur’an’ın aile felsefesinin temelinde sevgiyle birlikte rahmet de vardır. Zira evliliklerde sevginin merhamet olarak tezahürü, ailede huzur ortamının oluşmasında en büyük rolü oynayacaktır. Kişinin sevdasını karaya, sevgisini kana bulamasına, sevdiğine şiddet uygulamasına engel olacaktır.

 

Rahmetle kuşatılmış bir gönül sahibi Allah’ın emaneti olan eşini, evladını değil, eşyayı dahi incitemez! Rahmet, şefkat, merhamet ve adalet gibi erdemlerle beslenmeyen sevginin kuru bir iddia olarak kalma riski de vardır. Örneklemek gerekirse; pek çok kişi hayvanları çok sevdiğini söyleyebilir. Ama çok az
kişi çölde susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe su vermek için aynı kuyuya aynı zahmeti çekerek ikinci kez inmek özveri ve merhametini gösterebilir. Böyle olduğu içindir ki hayvanları sevdiğini söyleyen değil ama onlara merhamet eden mağfiretle müjdelenmiştir Yüce Resulümüzün dilinden (Buhari, Şirb, 9; Müslim, Selam, 41). Kendisi de ‘alemlere rahmet olarak’ gönderilmiş olan Peygamberimizin rahmeti sadece çağdaşlarına değil, asırlar sonrasına, bugüne ulaştığı gibi, bundan sonra kıyamete kadar tüm insanlara hatta her varlığa ulaşacak kadar da engindir. Gariplerin horlanmasına, yetim çocukların ağlamasına olduğu kadar, yuvasına ve yavrularına dokunulmuş ana kuşun ağlatılmasın da elvermiyordu Rahmet Peygamberinin merhameti (Ebu Davud, Cihad, 112). Hem Rauf, hem Rahim’di O.

Yetimlerin başına şefkatle ilk dokunan el, O’nun eli oldu. Fakirin karnını doyuran, düşkünü tutup kaldıran, köleye hürriyetin hazzını tattıran, gasp edilmiş haklarını kadınlara birer birer geri veren hep o mübarek eldi. O kutlu elin sahibi, bize bizden daha merhametli olduğunu hatırlatıyordu şu kutsi beyanında: “Ben her mümine kendisinden ileriyim. Bir kimse (ölürken) mal bırakırsa o mal onun yakınlarına aittir. Fakat borç veya çoluk çocuk bırakırsa bana ait ve benim üzerimedir.” (Müslim, Cum’a, 43) Yine bir keresinde; “Merhameti olana Allah da merhamet eder” der ve ekler: “Yerdekilere merhamet eyleyin ki size de merhamet eylesin göktekiler!” (Tirmizi, Birr ve Sıla, 16). Erhamurrahimin’in lütfu olarak merhamet önce ana rahminde yetişir imdadımıza. Rahmetin en özel ve güzel tecelligahı olan o müstesna yerde başlar insan ve aile olma serüvenimiz. Annenin yavrusuna merhametinden çok fazladır zira Rahman ve Rahim’in rahmeti. O halde Allah’ın rahmeti altında bulunan bir ceninin hayat hakkına dokunmaya kimin hakkı olabilir ki? “Rabbinin terbiyesinden geçen” ve ümmetine çok düşkün olan Kutlu Nebimiz uyarmaktadır hepimizi: “Küçüğümüze merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” (Tirmizi, Birr ve Sıla, 15) Ailede en küçükten en büyüğüne, yaşlısından gencine, kadınından erkeğine her bireyin çokça ihtiyacı vardır hiç şüphesiz şefkate, merhamete.

 

Fiziksel, sözel, psikolojik her çeşidiyle şiddet hastalığının ilacıdır merhamet.. El yaresiyle zedelenmiş bedenleri değilse de dil yaresiyle incitilmiş gönülleri tedavi edecek merhemdir merhamet.. Hayatı boyunca çevresindeki hiçbir varlığa hiçbir biçimde şiddet uygulamamış olan Rahmet Peygamberi (İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-kübra, VIII, 204) şiddeti yaşam biçimi haline getirmiş olanları kınamakta ve özellikle kadına şiddet uygulayanların hayırlı olmadıklarını ifade etmektedir (Ebu Davud, Nikah, 43). Çocuklarından şefkat, ilgi ve sevgiyi esirgeyen, onları öpmekten imtina eden ebeveynlere seslenerek; “Allah gönlünüzden merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim ki?” (Buhari, Edeb, 18) buyurmaktadır. Ailenin merhamet çeşmesinden kana kana içmelidir her bir fert, özellikle de çocuklar ve yaşlılar. Analarının göğsünden emdikleri süt kadar besleyici ve şifalıdır merhamet pınarları küçükler için. Sevgi ve rahmet esintilerinin kapladığı bir aile ocağı, sevgi depoları dolu, özgüven sahibi, kendisi ve çevresiyle barışık çocukların yetişmesi için en verimli ortamı sağlayacaktır zira. Ve “öf” bile denilmesini hoş görmez rahmeti gazabını geçmiş olan Yüce Mevla evin yaşlısına.. Hanenin bereketidir o zira.

Sonuç olarak ilgili ayetin ifadesi evliliğin ve aile olmanın sadece biyolojik ihtiyaçların karşılanması olmadığını, bunun ötesinde manalar taşıdığını koyar ortaya. Sevgi ve merhamet pınarları da kurursa şayet, neyimiz kalır ki başka? Gelin közünden canlandıralım yeniden aile ocağının meveddet ve rahmet ateşini, daha çok pişmeye ihtiyacımız var, öyle değil mi?

Paylaş

Yorumlar